Site İçi Arama
Kategoriler
Sarman´ın Tavsiyeleri

Genç kediler ağızları bir karış açık İstanbul’un boş caddelerine bakarken,  biz şaşırmayız, çünkü biliriz: İnsanların büyük kısmı şehri terk ettiyse, bayram gelmiştir! Geride kalanlar da garip şekilde cesaretlenir. Kendilerini evin dışına atar, normalde gitmeyi akıllarından geçirmedikleri, şehrin erişilmez, uzak köşelerine yol alırlar.

Sarman Dedektif bu fırsatı kaçırır mı? Aldım otoparkları göz hapsine, biri yola çıkarsa, dalıveririm otomobile. İşin sırrı şimşek hızıyla harekette, otomobil durana kadar merakına hâkim olup, kapıların açılacağı yeri beklemekte.

Dingil

 

Cesaret ve hüner ister bu operasyon, hemen bin, anında in, asla çaktırma, geri dönerlerken sakın kaçırma. Yoksa sonun, alışveriş merkezi otoparkının en dip katında mahsur kalan Dingil gibi olur. Aç susuz, karanlıkta kalırsın, bir de yolunu bulamayacak kadar “Dingil’sen kurtarsınlar diye ağlarsın.

Şans yüzüme güldü; daldım sarı tüylü adamla, parlak gözlü kadının arabasının arka koltuğuna. Ruhları duymadan taşıdılar Sarman Dedektifi oradan oraya. Onlar anlattı ben dinledim, günümü gün ettim. Balık mevsimi gelmiş… Hem de şık bir sürprizle!

 

 

Balık üç farklı yerde yüzermiş: Suda, yağda, rakıda! “Rakıda” kısmı, isteğe göre “şarapta” olarak da söylenebilirmiş. Fakat “kolada”, “suda” ya da daha da kötüsü “mide asidinde” olarak kullanılırsa, lafın esprisi vefat edermiş.

Balık avı mevsimi dediler ya… Bu işin mevsimi mi olurmuş, dedim kendi kendime. Varsa cesaretin sonradan temizlenmeye, atlarsın suya, kaparsın balığı, götürürsün iştahla. Bol palamut istavrit varmış; yani kalıntıları yakında bizim çöp bidonuna uğrarmış.

Bu zamanda Karadeniz’de kedi olmak vardı aslında. Mevsimi geldiğinde çekiyorlar da çekiyorlar hamsileri… Yüzlerce, binlerce değil, milyonlarca! Sonra yiyemiyorlar hepsini, inanır mısınız tarlaya gübre bile yapıyorlar. Orada kilosunu 1 liradan satamazken, İstanbul’da bazen 10 Lira, çevik kediysen her zaman bedava. Babam der ki “Hamsi bu kadar bol çıkmasa, dünyanın en değerli balığı olur”. Doğru valla, bir başladın mı çekirdek gibi, götür birbiri ardına.

Hal böyle olunca, balina avlayan Japonlara buradan laf etmek kolay. Yok ki ekecek toprakları, hayvan otlatacak alanları. Hamsi de yok! Nasıl besleyecekler milyonlarca insanı? Deniz oluyor tarlaları, balina da büyükbaş hayvanları. Onu da avlamazlarsa, Koreliler gibi kedileri yatırmaya başlarlar sonra mutfak tahtasına!!!

Sohbet yarıda kesildi, durdu araba. Anında dışarı attım kendimi kapı açılınnca. Fark ettirmeden takıldım peşlerine, yeni yerler keşfetmeye. Kendi aralarında konuşuyorlar, yok buranın işaret sistemleri çok iyiymiş, yok her yer ferah ve güzelmiş. Ben ise nereye geldik anlamaya çalışıyorum.

Kapıdan sızıp, yetiştim bizimkilere. Florya’ymış, İstanbul Akvaryum’muş meğer burası. Giriş 29 Lira, uyanık kedilere hepsi bedava. İnanır mısınız 2 saatten fazla sürdü her yeri gezmek. Tam ağzıma layık yüzlerce balık türü arasında gözlerim bayram etti. Fakat ciddi bir sorun var bu tesiste; uzanıyorum burnumun dibindekini yakalamaya, patim çarpıyor kalın cama. Hantal balık sırıtarak gözlerimin içine bakıyor, midem gurul gurul çıldırıyor.

Avrupa’nın en büyük tematik akvaryumlarından biriymiş. Yani kedicesi, bir an kendinizi boğazın dibinde çipuralara bakarken buluyorsunuz, bir an Yunan kıyılarında vatozların arasında. Sonra bir kutuplardasınız, bir Amazon’da veya denizin 400 metre altında. Her yer kendi bitkileriyle, iklimiyle, taze balıklarıyla.

Niye atlamadın, hepsinin tadına bakmadın derseniz, sormayın derim. Orada da köpeklerle başımız belada! Bu köpekbalığı denen şey, karadakilerden de korkunç. Yine onlar gibi biraz şapşal ama öyle iri dişleri var ki suda dalaşmaya cesaret ister. Denizdeki rakibi kedi balığı dedikleri ise tamamen uydurma, buraya yazıyorum uzaktan yakından akrabalığımız yok o mahlûkatla.

Bizimkiler önde ben arkada en sonunda hediyelik eşya reyonuna ulaştık. Fiyatları uygunmuş diyorlar ama ben bu balıklar sahte biliyorum, ısırırınca ya havlu yemiş gibi oluyorsun ya da dişlerin cam gibi bir şeye çarpıyor.

Neyse bizimkiler çok memnun çıkışa yollandılar. Ödedikleri para az geldi bu defa. Yok efendim, çok yatırım varmış, yok bu fiyatlara burası nasıl hayatta kalırmış. Heeey kendinize gelin! Balıkları vermiyorlar ki dişleyesiniz; bakıp çıkıyorsunuz işte… Görüyorsunuz da ne oluyor, sadece ağzınızın suyu akıyor. Ne dokunuyorsunuz, ne doyuyorsunuz. Siz hep böyle sanal dünyada mı yaşıyorsunuz?

 

Yolda Beyti diye bir yerde durdular; çoğunluk zengin Araplar. İnanır mısınız hiçbir insan, bırakın yiyeceğini benle paylaşmayı, azıcık koklatmadı bile. Madalya şeklindeki etin en ufak parçasını bile mideye indiriyorlar; ya çok güzel ya da mücevher fiyatına diye.

Anlayacağınız çok balık gördüm ama döndüm bu yolculuktan gurul gurul karınla… Gökten üç balık düşmüş, sarı tüylü adamın, parlak gözlü kadının ve bu yazıyı okuyanın başına. Hiç değilse kılçığını paylaşın bari şu gariban Sarman’la.

 

Alp: Bazı insanlar bile anlamakta zorlanırken, balina avlamakla hamsi avlamanın neden farklı olduğunu veya böyle bir akvaryumun, eğlenmenin de ötesinde insanlara faydasını  Sarman’a izah etmek kolay değil elbette.

Mutlaka sizin de balık konusunda söyleyeceğiniz bir şey vardır. Haydi, balık gibi ekrana bakmayın, davranın klavyenize, bir şeyler yazın.

“Bu Devirde Balık, Camın Ardında” için 1 Yanıt

  • Seçil Özçalıcı diyor ki:

    Tüm hayvan ölümleri aynı derece üzücü… Boyutu, adedi, tipi önemli değil..

    Bu arada doğada avlanmazsa ölecek canlılar olduğunu biliyorum. Bunu da “Bitki de canlı o zaman onu da yeme” diyen insanlara karşı not olarak yazmak istedim:)Alakasız oldular ama içimden geldiğince yazdım.

    Görüşmek üzere.

Yorum Yaz

        alpsaldamli.com Mobil Versiyon